10 Mayıs 2018 Perşembe

Bilim insana gerçek dünyaya dair kesin bilgi verir mi?

[ Bilim insana gerçek dünyaya dair kesin bilgi verir mi? Max Planck (1858-1947), Newton’un evrenini büyük ölçüde alaşağı eden modern “fizik devrimi”nin önde gelen bilimadamlarından biridir. Yaşamının büyük bir bölümünü Berlin’de teorik fizik profesörü olarak geçirdikten sonra, 1900’de ona dünya çapında ün kazandıran kuantum teorisini geliştirmiştir. Planck’ın bilimle felsefe arasındaki ilişkiye verdiği önem, yirminci yüzyılda fizikte yapılan devrimlerle dünyanın her zamankinden daha gizemli bir hale gelmiş olması sorununa tuz biber eker mahiyetteydi. Planck, aşağıda sunulan konferansını 1941’de, seksen üç yaşındayken hazırlamıştır.]



Tam bilim! Zengin çağrışımı olan iki sözcük! İnsanın gözleri önünde taşları sımsıkı örülü yüce bir yapı belirmesine yol açıyor; öyle bir yapı ki, âdeta bilgeliğin hazinesi, hakikat özlemi içinde bilgiye susamış olan insanlığa vaat edilen hedefin sembolü! Ve bilgi güç anlamına da geldiği için, doğada işbaşında olan kuvvetlere dair edindiği her yeni bilgiyle insanın bu kuvvetlere nihayet egemen olabileceğini umut etmesine yol açıyor.

Ancak hepsi bu değil, bu en önemli kısmı bile değil. İnsanoğlu sadece bilgi ve güç istemiyor; kendi eylemleri dahil, neyin değerli, neyin değersiz olduğuna dair bir ölçüt, bir standart talep ediyor. Yeryüzündeki yaşamında iç huzuru teminat altına alan bir ideoloji, bir felsefe istiyor. Ve şayet din onun bu özlemini giderememişse, boşluğu tam bilimle ikame ediyor. Burada sadece monizmin çabalarından söz ediyorum: Olağanüstü bilimadamları, felsefeciler ve doğalbilimciler tarafından kurulan ve daha bir nesil önce büyük bir saygınlık kazanmış olan bir düşünce ekolüne atıfta bulunuyorum.

Buna rağmen, günümüzde monistlere (Planck ,burada kullanılan 'monist' sözcüğüyle Haeckel gibi evreni maddi terimlerle açıklayabileceklerine inanan bilimadamlarını kastetmektedir) dair tek kelime duymuyoruz. Oysa kurdukları ideolojik yapı, kuşkusuz uzun yıllar ayakta kalmak üzere tasarlanmış, büyük umutlar ve vaatlerle işe koyulmuştu. Bir yerlerde bir şeyler eksik olmalı! Nitekim, şayet tam bilimin gösterişli mabedine de daha yakından bakar, onu dikkatle incelersek, tehlike arz eden zayıf bir noktası olduğunu görürüz: Temelleri! Mabedin temelleri dışsal gerilime ve basınca karşı koyacak şekilde her yönden ve olması gerektiği gibi güçlendirilmiş değil. Bir diğer ifadeyle, tam bilim, onu destekleyecek, ayakta tutacak nitelikte evrensel geçerliliği ve yanı sıra olağanüstü anlamı olan herhangi bir ilkeye temellenmemiştir. Şurası muhakkak ki, tam bilim her yerde kesin ölçü ve rakamlara dayanır ve bu yönüyle adına layıktır, çünkü mantık yasaları ve matematik şüphesiz kesin olmak durumundadır. Oysa en keskin mantık ve en kesin matematik hesaplar bile hatasız terimlerin (öncüllerin, önermelerin) olmadığı yerde verimli olamaz. Hiçbir şeyden hiçbir şey elde edemezsiniz.

Bilim adamlarının dünyasında hiçbir şey, “varsayımsız bilim” tamlaması kadar kafa karışıklığına ve yanlış anlamalara yol açmamıştır. Bu, Theodor Mommsen’in  (Mommsen, Eski Roma tarihçisi) ürettiği bir tamlamadır ve bilimsel analiz ve araştırmanın her türlü önyargıdan uzak durması gerektiğine işaret eder ama bilimsel araştırmanın asla varsayıma ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez, gelmemiş olmalıdır. Bilimsel düşünce bir yere çapa atmalı, oraya bağlanmalıdır ama nereye? Bu soru, Tales’ten Hegel’e, çağlar boyunca bütün ulusların bütün düşünürlerinin zihnini meşgul etmiş, hayal gücünü ve mantığı harekete geçirmiş; ne var ki, tatmin edici bir cevabın olmadığı tekrar tekrar anlaşılmıştır. Bu durumun belki de en etkileyici kanıtı, en yetkin beyinler, en azından genel özellikleri itibariyle kabul edilebilir bir dünya görüşünü ortaya koyma (keşfetme) çabalarının bugün başarısız olmasıdır. Bu gerçeğin imkân tanıdığı akla yatkın tek çıkarım, tam bilimin sabit ve kapsamlı bir içeriği haiz evrensel bir temele a priori (A priori, kelime anlamı olarak önceki demektir. Ancak genel kullanım alanı olan felsefede, deneyden önce olan anlamında kalıplaşmıştır. Deneyden sonra olan anlamındaki A posteriori nin karşıtıdır) yerleştirmenin imkânsız olduğudur.

Dolayısıyla, tam bilimin ne anlama geldiğine dair araştırmamızın daha en başından itibaren bilgi derdine düşmüş olan herkesi hayal kırıklığına uğratan bir engelle karşı karşıyayız. Bu engel, birçok eleştirmeye yatkın düşünürün şüpheciler safına katılmasına yol açmıştır. Ve bir bu kadar üzücü bir diğer gerçek, belki de daha fazla sayıda insanın (tahammül edilmez bir ideoloji addettikleri için) septiklerin yanında yer almaktan korkup kurtuluş için antroposofi (Zihnin manevi dünyayala temas kurma kabiliyeti olduğunu savunan felsefe. Avusturyalı filozof Rudolf Steiner (1861-1925) tarafından kurulan ve ruhani bilim olarak da anılan antropozofi, ruhani fenomenleri, doğa bilimlerinin fiziki dünyayı araştırdığı ve tanımladığı kesinlik ve açıklıkta araştırmayı ve tanımlamayı hedefleyen bir girişimdir. Terimin kökleri Yunanca anthrōpos (insan) ve sophia (hikmet) sözcükleridir. Steiner yaklaşımını bilimsel yöntemler kullanılarak yapılan ruh gözlemleri olarak tanımladı) gibi öğretilerin peygamberlerine sığınmış olmalarıdır. Bu gibi peygamberler, yepyeni kurtuluş mesajlarıyla -içinde bulunduğumuz çağ dahil- tarihin her döneminde ortaya çıkmış, hevesli müritler toplayarak şaşırtıcı bir hızla başarılı olmuş, ne ki bir süre sonra sahneden çekilip geçmişin ve tarihin derinliklerinde yok olup gitmiştir.

Bu ölümcül açmazdan bir çıkış yolu var mıdır? Ve nerede bulunabilir? Bu, üzerinde durulması gereken ilk sorudur? Bu sorunun olumlu bir yanıtı olduğunu ve bu yanıtın tam bilimin hem anlamına hem de sınırlarına ışık tutacağını göstermeye çalışacağım...

Eğer tam bilim mabedi için her eleştiriye dayanabilecek bir temel ararsak, her şeyden önce taleplerimizi epeyce yumuşatmalıyız. Tek bir şanslı fikrin, evrensel geçerliliği olan bir aksiyomun, bilimsel yapıyı bir hamlede tesis etmesini ummamalıyız. İlk olarak şüpheciliğin saldıramayacağı bir doğruyu keşfetmekle yetinmeliyiz. Bir diğer ifadeyle, gözümüzü ne bilmek istediğimize değil, neyi kesinlikle bildiğimize dikmeliyiz.

O halde, bildiğimiz ve birbirimize haber verdiğimiz doğrular arasında, en doğru olanı, en şüphe götürmeyeni hangisidir? Bu sorunun tek bir cevabı vardır: “Kendi bedenimizle deneyimlediklerimiz.” Ve tam bilim dış dünyanın keşfiyle uğraştığına göre, hemen şunu söyleyecek kadar ileri gidebiliriz: “Bunlar dış dünyadan duyu organlarımız, gözlerimiz, kulaklarımız vb. yoluyla edindiğimiz etkilerdir.” Şayet bir şeyi görür, duyar ya da ona dokunursak, bu hiçbir şüphecinin inkâr edemeyeceği kadar açık bir gerçektir...

Dış dünyadan aldığımız duyusal etkilerin toplamını “duyu dünyası” olarak adlandırırsak, kısaca diyebiliriz ki, tam bilim deneyimlenmiş duyu dünyasından neşet eder. Duyu dünyası, tabiri caizse, bilimi hammaddeyle donatır.

Ne var ki, bu gayet yetersiz bir sonuçtur, çünkü duyu dünyası, her hâlükârda sübjektiftir. Bireysel duyular birbirinden farklıdır, oysa tam bilimin amacı objektif ve evrensel olarak geçerli bilgiye ulaşmaktır. Dolayısıyla, öyle görünüyor ki, bu yaklaşımı benimsersek yanlış yolda ilerliyoruz demektir.

Ama bundan hemen bir sonuç çıkarmamalıyız, zira bize açık olan yolda dikkate değer bir gelişme kaydedebileceğimiz anlaşılacaktır. Bir bütün olarak bakınca, sorun tam bilimin biz insanlara doğrudan açık olmadığına, ona yıllar, hatta asırlar boyunca bir bir, adım adım ve büyük emek sarf ederek ulaşabileceğimize işaret ediyor.

Şimdi, şayet duyu dünyamızı incelersek görürüz ki, sayıca duyu organlarımız kadar çok alana bölünür; görmeye tekabül eden alan, duymaya tekabül eden alan, dokunma, koklama ve tatmaya tekabül eden alanlar vardır. Bu alanlar birbirlerinden tamamen farklıdır ve aslen ortak hiçbir yanları yoktur. Renkleri algılamakla sesleri algılamak arasında doğrudan bağ yoktur. Sanatçılar için belirli bir renk tonuyla belirli bir müzikal perde arasında var olduğu farz edilen yakınlık, bir veri olarak yoktur, ama bu, kişisel deneyimin uyardığı yaratıcılığın hayal gücüne bir yansıması olarak görülebilir.

Tam bilim ölçülebilir büyüklüklerle uğraştığına göre, duyusal etkiler itibariyle, öncelikle niceliksel veriye imkân tanıyan görme, duyma ve dokunmayla ilgilenir. Bunlar vasıtasıyla elde edilecek veriler bilimsel araştırmalar için hammadde değerindedir ve bilim, bu hammaddeyi disiplinli akıl yürütme araçlarını kullanmak suretiyle mantıksal, matematiksel ve felsefi olarak işler.

O halde bilimin bu çalışması ne anlama gelir? Kısaca ifade edersek, duyular âleminin çeşitli alanlarından gelen heterojen nitelikli zengin deneyimlerin düzene sokularak sistematize edilmesi anlamına gelir. Aslında, bizler bunu farkına varmaksızın bebekliğimizden bu yana yapmaktayız ki, çevremizde olup bitenleri kavrayabilelim. Bu, insanoğlunun varoluş mücadelesindeki yerini koruyabilmek için düşünmeye başladığı andan itibaren yaptığı bir şeydir. Bilimsel akıl yürütme, sıradan düşünme eyleminden pek farklı değildir; hassasiyet ve doğruluk itibariyle en çok mikroskopla bakmanın çıplak gözle bakmaktan farkı kadar farklıdır. Bu saptamanın doğru olduğu ve böyle olması gerektiği, tek bir mantık olduğu gerçeği, yani belirli veriler çerçevesinde bilimsel mantığın sıradan mantıktan daha farklı çıkarsamalar yapamayacağı gerçeğiyle izah edilebilir.

Dolayısıyla, şayet günlük yaşamda aşina olduğumuz deneyimlerden hareket edersek, bilimsel çalışmayla ne gibi sonuçlar elde edilebildiği hakkında sezgisel olarak daha net bir anlayış sahibi oluruz. Şayet kişisel, bireysel gelişmemizi yeniden gözden geçirir ve zaman içinde dünya görüşümüzün aşamalı olarak ulaştığı noktayı göz önüne alırsak diyebiliriz ki, tecrübeyle elde edilen verileri yaşadığımız dünyaya dair bütünlüklü, kapsamlı ve işe yarar bir resim çizmek için kullanıyoruz ve dış dünyayı duyu organlarımıza etkiyen ve böylelikle farklı duyusal etkiler üreten objelerle dolu bir yer olarak görüyoruz.

Ne var ki, insanoğlunun içinde taşıdığı bu dünya resmi, ona baştan itibaren ya da doğrudan verilmiş bir resim değil, zaman içinde tecrübeyle elde edilen verilere dayanan, dolayısıyla tamamlanmamış bir resimdir, yani “işte bu” diyebileceğimiz bir vasfı haiz değildir; bebeklikten yetişkinliğe kadar, önceleri hızlı ve fakat giderek yavaşlayan bir değişim gösterir. Aynı durum bilimsel dünya resmi için de söz konusudur. Bilimsel dünya resmi ya da sözde “fenomonolojik dünya” da son ve sabit değildir ama sabit bir değişim ve ilerleme süreci içindedir; günlük yaşamın dünya resminden daha iyi bir yapı olmasıyla farklılaşır. Günlük yaşamın dünya resminin bir bebeğin, bilimsel dünya resminin ise yetişkin bir insanın dünya resmi olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, bilimsel dünya resminin ne olduğunu anlayabilmek için, işe en ilkel dünya resmini, bir bebeğin naif dünya resmini araştırarak başlamak doğru olur.

Şimdi elden geldiğince bir bebeğin zihnine ve düşünce dünyasına girmeye çalışalım. Çocuk, düşünmeye başlar başlamaz kendi dünya resmini biçimlendirmeye başlar ve bunu yapmak üzere tüm dikkatini duyu organları yoluyla aldığı izlenimlere yöneltir. Onları sınıflandırmaya çalışır ve bu süre içinde bir sürü şey keşfeder; örneğin görme, duyma, dokunma duyularıyla algıladığı ve aslında birbirinden farklı etkiler arasında belirli, düzenli ve karşılıklı ilişki olduğunu keşfeder. Mesela çocuğa bir oyuncak, diyelim bir çıngırak verirseniz, dokunma duyusuna daima görme duyusunun eşlik ettiğini, çıngırağı sallarsa, bunlara duyma duyusunun da katıldığını algılar.

Bu süre içinde birbirinden bağımsız ve birbirinden farklı duyular, bir ölçüde birbirine kenetlenmiş gibi görünse de, çocuk bir başka deneyim vasıtasıyla bir bu kadar dikkate değer bir gözlemde bulunacaktır. Şöyle ki, bazı duyuların birbirinden ayırt edilemeyeceğini ve bunların ortak bir duygular âleminden neşet ettiğini, oysa birbirinden tümüyle farklı özellikler taşıdığı keşfedecektir. Örneğin, çocuk yuvarlak bir elektrik ampulüne bakıp onun dolunay gibi olduğunu gözlenmeyebilir, çünkü ışık duygusu itibariyle benzer bir algılama içindedir. Ne ki, elektrik ampulüne dokunabildiği halde aya dokunamadığını, elini ampulün etrafında dolaştırabildiği halde ayın etrafında dolaştıramadığını da keşfeder.

Peki, çocuk bu keşifleri yaparken ne düşünür? Her şeyden önce merak eder. Merak duygusu, bilgiye duyulan arzunun tüketilemez kaynağıdır. Bu duygu, çocuğu sırrı çözmeye yöneltir ve şayet bu girişiminde rastlantısal bir ilişkiyle karşılaşırsa, yaptığı heyecan verici keşfin tadını tekrar tekrar tatmak için aynı deneyi on kez, yüz kez tekrarlamaktan usanmaz. Ve yaşamı boyunca günbegün verdiği böylesi bir emek sayesindedir ki, gündelik yaşamda ihtiyacı olan dünya resmi gelişir.

Çocuk ne kadar olgunlaşırsa, çizdiği dünya resmi de bir o kadar olgunlaşıp tamamlanır. Artık merak etmek için pek bir neden kalmamıştır, çünkü büyümüş, sahip olduğu dünya resmi şekillenerek katılaşmıştır. Bunu doğal bir şey olarak kabul eder ve hiçbir şeyi merak etmez olur. Peki, yetişkin insan bunu kendi çizdiği dünya resminin yaşamak için yeterli olduğunu kavradığı için mi yapar? Hayır! Yetişkin insanın daha az merak etmesinin nedeni yaşamın bilmecesini çözmüş olması değil, kendi dünya resmini yöneten kurallara alışmış olmasıdır. Neden başka kuralların değil de bu kuralların geçerli olduğu sorusu, onun için şaşırtıcı ve açıklanmazdır. Bu durumu anlayamayan, derin önemini yanlış kavrayan ve artık hiçbir şeyi merak etmediği bir aşamaya gelmiş olan insan, düşünme ve akıl yürütme sanatını yitirmiş olan insandır.

Şaşırtıcı olan şudur ki, tüm ırklar ve uluslar itibariyle, doğal yasalar insanların hepsi için geçerli değildir. Dahası, söz konusu yasaların çoğu öngörülemeyen bir kapsamı haizidir.

Dolayısıyla, dünya resminin yapısındaki harikuladelik her yeni yasanın keşfiyle artar. Bu, sürekli yeni bir şey üreten günümüz bilimsel araştırmaları için de söz konusudur. Kozmik ışınların esrarını ya da gizemli hormonları veya elektron mikroskobunun kayda değer ifşaatını düşünsenize! Bu, bir bilimadamı için, en az bir çocuk için olduğu kadar sevindirici bir deneyim ve yeni bir mucizeye yönelmek için merakı körükleyen artı bir motivasyon kaynağıdır. Tıpkı bebeğin çıngırağını sürekli sallaması gibi, (bilimadamı) bulmacayı çözmek için deliler gibi çalışacak, aynı deneyi rafine aletlerle defalarca tekrarlayacaktır.

Ancak, fazla ileri gitmeyip daha düzenli biçimde ilerleyelim ve öncelikle çocuğun dünyasının doğuştan sahip olduğu duyu dünyasından ne bakımdan farklı olduğunu inceleyelim. Göze çarpan ilk gerçek, doğuştan sahip olduğumuz duyuların çizdiği tek ve ayrıcalıklı orijinal dünya resminin fark edilir bir biçimde geri plana çekildiğidir. Bu dünya resminin baskın unsurları duygular değil, onları üreten objelerdir. Baskın unsur oyuncak, dokunma, görme ve duyma duyguları ikincil unsurlardır. Ancak, bu dünya resminin duyusal etkilerin bir sentezinden ibaret olduğunu söylersek, gerçek durumun hakkını vermemiş oluruz, çünkü içerdiği duyular itibariyle farklılaşmamış tek bir duygusal deneyim birden çok objeye tekabül edebilir. Bu olasılığa işaret eden örnek, bizde belirli bir duyusal etki yaratan parlak sathın elektrik ampulüne atfedilebileceği gibi, ay ışığına da atfedilebilir olmasıdır. Bu iki farklı objeye tekabül eden, farklılaşmamış tek bir duygu olayıdır. Dolayısıyla, çelişki daha derinde yatar ve objektif olarak geçerli bir devamlılık kavramının devreye sokulması suretiyle etraflıca izah edilebilir. Objelerin uyandırdığı duygular kişiye özeldir ve insandan insana değişir. Ancak dünya resmi, objelerin dünyası, tüm insanlar için aynıdır ve diyebiliriz ki, duyu dünyasından dünya resmine geçiş, düzensiz, sübjektif ve çokyönlü bir şeyden sabit ve objektif bir düzene geçişi ima eder.

Duygu dünyasından farklı olarak, objeler dünyasının gerçek dünya olarak adlandırması bundandır. Ancak insan gerçek sözcüğünü kullanırken dikkatli olmalıdır; burada sadece bir nitelik olarak kullanılmaktadır. Malum, bu sözcük değişmez, mutlak, kalıcı, sabit bir şeyi çağrıştırır, oysa çocuğun dünya resmindeki objelerinin bu gibi niteliklere sahip olduğu söylenemez. Oyuncak sabit değildir, kırılabilir veya yanabilir, elektrik ampulü tuzla buz olabilir ve bu onların sözünü ettiğimiz anlamda gerçek olmalarını imkânsız kılar.

Bütün bunların aşikâr, dolayısıyla önemsiz olduğu düşünülebilir, ancak unutmayın ki, bilimsel dünya resmi itibariyle durum oldukça analojiktir ve sizin de gördünüz gibi, hiç de aşikâr değildir. Zira tıpkı oyuncağın çocuk için sahici bir gerçeklik olması gibi, onlarca ve yüzlerce yıl boyunca atomlar da bilimadamları için doğal sürecin sahici gerçekliğini oluşturdu. Bilim, bir obje ezilse veya yakılsa bile atomlarının değişmediğini ve bütün bu değişimin ortasında kalıcılığı temsil ettiğini savundu – ta ki bir gün atomların bile değişebileceği keşfedilene dek! Dolayısıyla, bu konuşma boyunca ne zaman “gerçek dünya”ya atıfta bulunsak, gerçek sözcüğünü öncelikle egemen dünya resminin belirli niteliği vurgulamak üzere, en sade anlamıyla kullanıyor olacağız ve dünya resminde olası her değişimin insanların “gerçek” dediği şeyle el ele gidebileceğini aklımızdan çıkarmayacağız.

Her dünya resmi, onu oluşturan gerçek unsurlarla tanımlanır. Tam bilimin gerçek dünyası -bilimsel dünya resmi- gündelik yaşamın gerçek dünyasından evrilmiştir. Ancak bu dünya resmi bile son resim değildir, araştırıp soruşturdukça adım adım değişir.

Böyle bir gelişim aşamasını, “klasik” olarak adlandırdığımız bilimsel dünya resmi temsil eder. Bu resmin gerçek unsurları ve dolayısıyla tipik özelliği kimyasal atomlardı. Bugün izafiyet ve kuantum teorileriyle mümbitleşen bilimsel araştırma ortamı, daha ileri bir aşamanın eşiğindedir ve yeni bir dünya resmi çizmeye hazırdır. Gelecek dünya resminin gerçek unsurları artık kimyasal atomlar değil, çift yönlü etkileşiminin ışık hızı ve eylemin temel kuantumu tarafından yönetilen elektronlar ve protonlardır. Dolayısıyla, “klasik dünya” resminin gerçekliğinin artık naif bir gerçeklik olduğunu kabul etmek durumundayız. Gün gelip aynı şeyin bizim modern dünya resmimiz için de söyleneceği bir diğer gerçektir.

Acaba “gerçek” dediğimiz şeydeki bu sürekli değişim ne anlama gelir? Bilimsel içgörüde kesinlik arayanlar için bu durum ne kadar yeterli ya da tatmin edicidir?

Bu sorunun cevabı, her şeyden önce, öncelikli kaygımızın tatmin edici olup olmadığı değil, temel unsurlarının ne olması gerektiğidir. Ancak bu soru bizi, önceden sözünü ettiğimiz tüm mucizelerin en büyüğü olarak kabul etmemiz gereken keşfe götürecektir. Her şeyden önce bilmeliyiz ki, dünya resminin sürekli değiştirerek başka başka resimlere dönüşmesinin müsebbibi insani kapris veya heves değil, bu durumun karşı konulamaz bir güç tarafından dikte ediliyor olmasıdır. Bilimsel araştırma ne zaman doğaya dair ve dünya resminde olmayan yeni bir gerçeğe isabet etse değişim kaçınılmaz olur. Birkaç somut örnek verecek olursak, bunlar uzaydaki ışık hızı ve temel eylem kuantumunun atomik süreçlerin devamlılığı üzerinde oynadığı roldür. Bu iki gerçek ve daha birçoğu, klasik dünya resmine dahil edilemediği içindir ki, klasik dünya resmi yerini yeni bir dünya resmine bırakmak zorunda kaldı.

Bu durum başlıbaşına bir merak konusudur. Yeni dünya resmi eskisini silip atmamakta, onu olduğu gibi bırakmakta ve ona sadece bir özel şart dayatmaktadır. Bu özel şart belirli bir sınırlama içermekte ve tam da bu nedenle mevcut dünya resmini basitleştirmektedir. Aslında, klasik mekaniğin yasaları -ışık hızının çok büyük ve eylem kuantumunun çok küçük olarak görüldüğü tüm süreçler için tatmin edici bir şekilde- geçerliliğini sürdürmektedir. Nitekim bu yolla kütlenin yerine enerjiyi koyabiliyor ve dahası, evrenin yapı taşlarını klasik dünya resminin doksan iki farklı atom türünden iki elektron ve protona indirgemek için mekanik ile elektrodinamiğin bağlantısını kurabiliyoruz. Her maddesel cisim elektron ve protonlardan oluşur. Bir proton ile bir elektronun birleşmesi -elektronun protona bağlanıp bağlanmaması veya etrafında dönmesine bağlı olarak- ya bir nötron ya da bir hidrojen atomu oluşturuyor. Bir cismin fiziksel ve kimyasal özellikleri, bu yapıdan anlaşılabiliyor.

Kabul edilen dünya resmi olduğu gibi korunuyor, şu farkla ki, aslında artık daha büyük, daha kapsamlı ve daha homojen bir resmin özel bir bölümü olarak. Bu, tecrübemiz dahilindeki her alanda böyle. Her alanda gözlemlenen sayısız doğal fenomen daha zengin ve daha alacalı bir bolluk sunarken ortaya çıkan bilimsel dünya resmi sürekli olarak daha net ve belirgin biçimde şekilleniyor. Dolayısıyla, dünya resminin sürekli değişiyor olması istikrarsız bir dalgalanma değil, bir ilerleme, bir gelişme, bir tamamlanma anlamına gelir. Bu gerçeği tespit etmek suretiyle, bilimsel araştırmanın savunabileceği en önemli başarıyı belirtmiş bulunuyorum.

Ancak, bu ilerlemenin yönü ve nihai amacı nedir? Yön, anlaşılabileceği üzere, dünya resmini, içindeki gerçek unsurları azaltarak onu naïf ve fakat daha yüksek bir gerçekliğe taşımak suretiyle sürekli geliştirmektir. Öte yandan amaç, gelişmeye ihtiyaç duymayan, gerçek unsurlar içeren bir dünya resmi yaratmak suretiyle onun son gerçekliği temsil etmesini sağlamaktır. Bu amaca kanıtlanabilir bir biçimde ulaşılması, asla (sadece) bizim eserimiz olmayacaktır ya da olamaz. Ama en azından şimdilik bir isim vermek için ve gerçek sözcüğünü mutlak, metazifiziksel anlamında kullanarak, bu nihai gerçekliğe “gerçek dünya” adını veriyoruz. Bu sözler, keşfedilebilir olan her şeyin ardında gerçek dünyanın -bir diğer ifadeyle nesnel doğanın- olduğu gerçeğinin ifadesi olarak yorumlanmalıdır. Buna karşın, deneyim yoluyla kazanılacak bir bilimsel dünya resmi -fenomonolojik dünya- daima bir yaklaşıklık ya da ilahileştirilmiş bir model olarak kalacaktır. Nasıl ki her duygunun ardında maddesel bir obje varsa, insan deneyiminin gerçek olduğunu gösterdiği her şeyin ardında metafiziksel gerçeklik vardır...

Gerçek dünya bireysel kişiliklerden ve aslında insanoğlunun aklından bağımsız olduğu içindir ki, insanoğlu tarafından yapılan her keşif evrensel önemi haizdir. Bu, bir problem üzerinde inzivaya çekilmişçesine sessizce çalışan araştırmacı için, yapacağı keşfin dünyadaki tüm uzmanlarca takdir edileceğinin teminatı, yaptığı fedakârlığın bedeli olur.

Böyle bir amacın ulvi doğası, bilimsel dünya resmini şekillendirirken karşılaşılan zorlukların yol açtığı her kuşkuyu, muhakkak ki önemsizleştirir. Günümüzde bu gerçeği vurgulamak önemlidir, çünkü bu tür zorluklar bazen bilimsel çalışmanın sağlıklı bir biçimde ilerlemesine ket vuran ciddi engeller olarak görülür. Deneysel çalışmaların teorik olanlara kıyasla daha az zorlukla karşılaşıyor olması tuhaftır… Karşılıklı sistematik ilişkileri iyileştirmek amacıyla, sürekli genişletmeye çalışırken, geleneksel formlardan her gün daha çok uzaklaşan kavramlar ve tanımlar kullanıldığı gerçeği, bazen teorik araştırmaya karşı bir serzeniş olarak dile getirilir, hatta bunun teorik araştırmanın yanlış yolda olduğuna işaret ettiği iddia edilir.

Bu son derece basiretsiz bir görüştür. Dünya resminin gelişiminin metafiziksel gerçek dünyaya yaklaşım biçimiyle el ele gittiğini düşünürsek, bu, nesnel gerçek dünya resminin tanım ve kavramlarının klasik dünya resminin yarattığı çerçeveden fazlaca sapmayacağı beklentisi ve klasik dünya resmi terimlerinde anlaşılabilir olmasının talep edilmesidir. Bu asla yerine getirilemeyecek bir taleptir. Bir şeyi çıplak gözle gördüğümüzden farklı bir biçimde görmeyi reddettiğimiz sürece, onun incelikli yapısını ayırt etmeyi bekleyemeyiz. Korkacak bir şey yoktur. Bilimsel dünya resmini geliştirmek elzemdir. Rafine ölçüm gereçleriyle elde edilen tecrübe, kökleşmiş sezgisel nosyonların terk edilmesini ve daha soyut kavramsal yapılara yer verilmesini talep eder. Zira bunlar teorik araştırmanın metafiziksel “gerçek”e giden yoldaki nirengi noktalarıdır.

Kaydedilen başarı önemli ve hedef yakın gibi görünse de, tam bilim açısından fenomonolojik gerçek dünya ile metafiziksel gerçek dünya arasında hep bir uçurum var. Bu uçurumun yarattığı boşluk sabit bir gerilim kaynağı ve bizler için tam bilimin aşamayacağı bir sınırdır. Aldığı sonuçlar ne denli kapsamlı ve derinlikli olsa da, onu metafiziksel gerçek dünyaya götürecek son adımı asla atamaz. Bir gerçek dünyanın varlığını, kaçınılmaz olarak varsaymak zorunda olduğumuzu bilsek de, onun doğasını mutlak anlamda asla kavrayamayacağımız gerçeği, tam bilimin kabullenemeyeceği akıldışı bir durumdur. “Tambilim” bu akıldışı durumun hafife alınmasına, küçümsenmesine asla izin vermemelidir. Öte yandan, bilimsel bilginin sınırlarının bilim tarafından çiziliyor olması, titiz deneysel ve teorik yöntemlerle elde edilen bilgiye duyulan güveni artırmaya yarar.

Eğer şimdi az önce oluşturduğumuz bakış açısından hareketle tekrar başladığımız noktaya döner ve izleyegeldiğimiz düşüncelere göz atarsak, elde ettiğimiz sonuçlar iyice açıklık kazanacaktır. Tartışmalara hayal kırıklığı içinde başladığımız kesin. Üzerine tam bilim mabedini sağlam ve güvenli bir biçimde dikeceğimiz evrensel bir temel aradık ama bulamadık, bunu başaramadık. Edindiğimiz izlenimlerin ışığında, bu arayışımızın baştan itibaren başarısızlığa mahkûm olduğunu anladık. Zira girişimimiz, bilimsel araştırmayı temelde geri dönülemeyecek kadar gerçek bir şeyden başlatma fikrine dayanıyordu; oysa artık anladık ki, böylesi metafiziksel nitelikli bir nihai son asla tam olarak bilinemez. Bu, tam bilim mabedini evrensel bir temel üzerinde dikme teşebbüsünü başarısızlığa mahkûm eden asıl nedendir. Oysa, dokunulamayacak kadar güçlü ve fakat bireysel deneylerin verilerine dayandığı için gayet sınırlı önemi haiz bir yapıyla başlamaya razı olmalı, bununla yetinmeliydik. Bilimsel araştırma, işte bu mütevazı noktadan başlayarak uygulamaya koyacağı tam/kesin metotlarla spesifik olandan genele adım adım ilerleyecek ve bu amaca hizmetle, gözünü nesnel gerçeklikten ayırmayacak, metafiziksel anlamda gerçeklik’ten asla vazgeçmeyecektir. Ne var ki, metafiziğin gerçek dünyası bir başlangıç noktası değil, her türlü bilimsel çalışmanın, uzakta yanıp sönen bir deniz feneri gibi yol gösteren hedefidir!

Bu yolda yapılan her yeni keşfin ve edinilen her yeni bilginin bizi hedefe yaklaştıracağına inanç, dünya resminin kolayca uygulanabilir sezgisel niteliğinin sürekli olarak göz ardı edilmesinin -kaçınılmaz olarak- yol açacağı geri çekilmelerin düş kırıklığını telafi edecektir. Aslında, mevcut bilimsel dünya resmi orijinal/naif dünya resmiyle kıyaslandığında, tuhaf ve neredeyse yabancı bir görüntü sergiler. Anlık duyguların etkileri, bilimsel çalışmaların primordial kaynaklarının olmadığı ve görme, duyma, dokunmanın rol oynamadığı bir dünya resmi vardır karşımızda. Bu duyuların işlevini sorunları çözeceği düşünülen bir dizi karmaşık ve uzmanlaşmış cihaz devralmıştır; oysa bu sorunlar, acemilerin aklının eremeyeceği soyut kavramlar, matematiksel ve geometrik sembollerle çözümlenebilir. Tam bilimin ne demek olduğunu anlamaya çalışırken insan kendini denizde kaybolmuş gibi hissedebilir. Nitekim, tam bilim sezgisellik özelliğini kaybetmekle de suçlanmıştır. Ne ki, bu görüşü ısrarla koruyanlar için yapılacak bir şey yoktur. Bu gibi insanlar birtakım ilkel cihazlarla çalışmaya devam edecek ve tam bilime anlamlı bir katkıda bulunamayacaklardır. Tam bilim sezgisellikten öte, ayrıntıya önem veren itinalı ve zor bir çalışma gerektirir. Farklı branşlardan bilimadamları, tam da bu nedenle, kendi alanlarında yaptıkları çalışmaların bir sonraki etabına hazırlanmak amacıyla sık sık bir araya gelmek, sahip oldukları bilgiyi paylaşmak ve birlikte tırmanmak zorundadırlar gelişim merdivenini. Şurası muhakkak ki, bilimin öncüleri düşünce antenlerini çıkardıkları zaman, canlı bir sezgisel hayal gücüyle hareket ederler, çünkü yeni fikirler dedüksiyonun (tümdengelimin) değil, sanatsal nitelikli bir yaratıcılığın ürünleridir. Yine de, yeni bir fikrin değeri sezgisellik değil -ki, önemli ölçüde deneyim ve alışkanlık meselesidir- sezgiselliğin yol açtığı keşfin yasaları itibariyle kapsamı ve doğruluğudur.

İleriye doğru atılan her adımda görevin daha da zorlaştığı bir vakıadır. Analiz edenin üzerindeki talepler artarak o kadar zahmetli hale gelir ki, uygun bir işbölümü kaçınılmazdır.

* Max Planck, Scientific Autobiography and Other Papers, Philosophical Library, 1949

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder